Monthly Archives: Nisan 2021

Kırmızı kategorideki Rize’de lokantaların açılma heyecanı

Kır­mı­zı ka­te­go­ri­de­ki Rize’de kafe, res­to­ran ve lo­kan­ta­la­rın açıl­ma he­ye­ca­nı ya­şa­nı­yor. Esnaf ha­zır­lık­sız ya­ka­lan­dı, va­tan­daş ise ka­rar­dan mem­nun.

Cum­hur­baş­ka­nı Recep Tay­yip Er­do­ğan’ın Ka­bi­ne Top­lan­tı­sı’nın ar­dın­dan yeni kı­sıt­la­ma­la­rın yanı sıra risk ka­te­go­ri­si ay­rı­mı ol­mak­sı­zın tüm şe­hir­ler­de kafe, res­to­ran ve lo­kan­ta­la­rın yüzde 50 ka­pa­si­te ile açı­la­ca­ğı­nı du­yur­du.​Cumhur­baş­ka­nı Er­do­ğan’ın bu açık­la­ma­sı­nın ar­dın­dan baba ocağı Rize’de va­tan­daş­lar ka­ra­rı mem­nu­ni­yet ile kar­şı­lar­ken, esnaf ha­zır­lık­sız ya­ka­lan­dı­ğı­nı dile ge­tir­di. İlle­rin risk ha­ri­ta­sı­nın açıl­dı­ğı gün­den bu­gü­ne ‘Yük­sek risk’ al­tın­da olan Rize’de kafe sa­hip­le­ri Cum­hur­baş­ka­nı Er­do­ğan’ın kafe, res­to­ran ve lo­kan­ta­la­rın açıl­ma­sı ka­ra­rı­nı bek­le­me­di­ği­ni dile ge­ti­re­rek “Ha­zır­lık­sız ya­ka­lan­dık” dedi.
Açık­la­ma­yı din­le­dik­ten sonra açıp aç­ma­mak­ta ka­rar­sız oldu­ğu­nu dile ge­ti­ren Seç­kin Me­mi­şoğ­lu isim­li esnaf “Valla hiç bek­le­mi­yor­duk. Akşam ha­ber­le­ri iz­le­dim çok da bir şey an­la­ma­dım açık­ça­sı. Yarı açık yarı ka­pa­lı. Kır­mı­zı böl­ge­ler­de de açık artık de­di­ler.
Bir­kaç bölge açıl­mış­tı ama biz açı­la­ma­mış­tık. 10 gün sonra Ra­ma­zan. Açıl­ma­yı da bek­le­mi­yor­duk. Sabah gel­dim bak­tım ki esnaf ar­ka­daş­lar açmış. Val­la­hi ayıp ol­ma­sın diye açtım, hiç­bir ha­zır­lı­ğı­mız da yoktu. Sürp­riz oldu. Ge­rek­te yoktu 10 gün sonra Ra­ma­zan ye­ni­den ka­pa­ta­ca­ğız. 8 aydır ka­pa­lı­yız, hiç­bir ha­zır­lı­ğı­mız yok” ifa­de­le­ri­ni kul­lan­dı.“Ka­pa­si­te­yi dü­şür­dük, ted­bi­ri­mi­zi aldık”İşlet­me­nin müş­te­ri ka­pa­si­te­si­ni dü­şür­dük­le­ri­ni dile ge­ti­ren Fatih Yıl­maz isim­li iş­let­me­ci ise “Çok hazır de­ğil­dik as­lın­da. Alı­nan karar bize de sürp­riz oldu. Açtık ve bek­li­yo­ruz artık zaman ne gös­te­recek bize. Ka­pa­si­te­mi­zi yüzde 50’ye dü­şür­dük, ted­bir­le­ri­mi­zi aldık. Ba­ka­lım artık ha­yır­lı­sı” dedi.​Ay­lar­dır ted­bir­ler kap­sa­mın­da kafe, res­to­ran ve lo­kan­ta­lar­da hiz­met bu­la­ma­yan va­tan­daş­lar ise ka­ra­rı duy­duk­la­rı­na se­vin­dik­le­ri­ni dile ge­tir­di. Rasim Yıl­maz isim­li va­tan­daş “Dı­şa­rı­da çay iç­me­yi çok öz­le­dik. İnsan­lar bir temiz hava aldı. İnsan­la­rın temiz hava al­ma­sı, dı­şa­rı­ya çık­ma­sı, in­san­la­rı gör­me­si çok güzel bir şey. Ya­sa­ğın kalk­tı­ğı­na se­vin­dik” şek­lin­de ko­nuş­tu.“Evde de içi­yo­ruz ama gü­neş­li ha­va­nın ye­ri­ni tut­mu­yor”Bay­ram Topçu isim­li bir başka va­tan­daş ise “Ya­sa­ğın kalk­ma­sı bizi çok se­vin­dir­di, sağ olsun var ol­sun­lar. Mil­le­te bu kadar ezi­yet olur mu ya. Tabi evi­miz­de de çay içi­yo­ruz ama böyle gü­neş­li yerde otu­rup çay iç­me­yi ne­re­de bu­la­bi­li­riz. Ye­ri­ni tut­maz. Şim­di­den sonra ted­bi­ri­mi­zi ala­ca­ğız, me­sa­fe­mi­zi ko­ru­ya­ca­ğız, te­miz­li­ği­mi­ze dik­kat ede­ce­ğiz” diye ko­nuş­tu.
Haber Merkezi

Rize’nin tarihi kitap oldu

Recep Tay­yip Er­do­ğan Üni­ver­si­te­si ta­ra­fın­dan baş­la­tı­lan ‘İlk Çağ­dan Gü­nü­mü­ze Rize’ pro­je­si ta­mam­la­na­rak Rize ta­ri­hi kitap ha­li­ne ge­ti­ril­di.

Recep Tay­yip Er­do­ğan Üni­ver­si­te­si (RTEÜ) Rek­tö­rü Prof. Dr. Hü­se­yin Ka­ra­man, “İlk çağ­dan gü­nü­mü­ze Rize ta­ri­hi pro­je­si ile il­gi­li 10 fark­lı üni­ver­si­te­den 27 aka­de­mis­ye­nin görev ala­rak 5 cilt­lik eseri or­ta­ya çı­kar­dı­ğı­nı söy­le­di.Ka­ra­man, üni­ver­si­te top­lan­tı sa­lo­nun­da ga­ze­te­ci­le­re yap­tı­ğı açık­la­ma­da, pro­je­nin Fen Ede­bi­yat Fa­kül­te­si Tarih Bö­lü­mü Baş­ka­nı Prof. Dr. Zehra Aslan ön­cü­lü­ğün­de baş­la­tıl­dı­ğı­nı be­lirt­ti.
Üni­ver­si­te ola­rak ilin ge­li­şi­mi için bir çok ko­nu­da hiz­met ver­dik­le­ri­ni ve katkı sağ­la­ma gay­re­tin­de ol­duk­la­rı­nı ifade eden Ka­ra­man, “İlk çağ­dan gü­nü­mü­ze Rize pro­je­si 2016 yı­lın­da baş­la­dı. Tarih bö­lü­mün­de­ki ho­ca­la­rı­mız ile bu şehre karşı bir so­rum­lu­lu­ğu­muz, böl­ge­nin ve ili­mi­zin ta­ri­hi­ni kay­nak­lar­dan ha­re­ket­le, bi­lim­sel me­tot­lar­la or­ta­ya ko­nul­ma­sı ge­rek­li­li­ği ol­du­ğu­nu is­ti­şa­re ettik. Zehra Aslan ho­ca­mız ön­cü­lü­ğün­de tarih bö­lü­mün­de­ki öğ­re­tim üye­le­ri­mi ile 5 cilt­lik kül­li­ya­tı­mı­zı or­ta­ya çı­kar­dık. Bu esere sayın cum­hur­baş­ka­nı­mı­zın tak­dim ya­zı­sı yaz­mış ol­ma­sı ayrı bir değer kat­mış oldu.” dedi.​Eser­de­ki ça­lış­ma­la­rın ala­nın­da­ki uzman ki­şi­ler ta­ra­fın­dan ya­pıl­dı­ğı­na de­ği­nen Ka­ra­man, “10 fark­lı üni­ver­si­te­den 27 fark­lı aka­de­mis­yen bu esere katkı sun­muş­tur. Eser beş cilt­ten oluş­mak­ta, baş­lan­gıç­tan 19. yüz­yı­la kadar Rize ta­ri­hi, 19 yüz­yıl­dan cum­hu­ri­ye­te Rize ta­ri­hi, cum­hu­ri­yet dö­ne­min­de Rize 1-2-3 ola­rak 1980’e kadar olan dö­ne­mi ele alan bir ça­lış­ma­dır. İlimiz re­fe­rans kay­nak eser ka­zan­mış oldu.” ifa­de­le­ri­ni kul­lan­dı.Tarih Bölüm Baş­ka­nı Aslan, pro­je­nin ağır­lı­ğı­nı cum­hu­ri­yet dö­ne­mi­nin oluş­tur­du­ğu­nu kay­det­ti.
Rize’nin coğ­ra­fi ve si­ya­si ya­pı­sı başta olma üzere bir çok yönü ile in­ce­len­di­ği­ni vur­gu­la­yan Aslan, şun­la­rı kay­det­ti:”Yerel ta­ri­hi in­ce­le­me­nin bir­çok zor­lu­ğu var. Bu sü­reç­te zor­luk­la­rı ya­şa­dık ama asla vaz­geç­me­dik. He­ye­ca­nı­mı­zı hiç­bir zaman kay­bet­me­dik. Bu ki­tap­lar­la ana kay­nak­la­ra inil­di, arşiv mal­ze­me­ler kul­la­nıl­dı. Dönem ba­sı­nı, za­bıt­lar, si­cil­le­re inil­di. bi­lim­sel ola­rak ha­zır­la­nan ki­tap­lar, böl­ge­ye katkı sun­mak üzere ha­zır­lan­dı.
Rize’ye ve Rize ta­ri­hi­ne katkı sunan eser­ler or­ta­ya koy­du­ğu­muz dü­şü­nü­yo­rum.
Ek­sik­lik­ler var­dır, her kitap ese­ri­nin ek­sik­li­ği ola­bi­lir. Biz bir kapı açtık ve bun­dan sonra aç­tı­ğı­mız bu ka­pı­dan başka bilim in­san­la­rı gi­recek, ek­sik­le­ri­mi­zi onlar gi­de­recek.
Aslan, baş­lan­gı­cın Rize’den ol­ma­sı­nın ken­di­le­ri­ni mem­nun et­ti­ği­ni başka şe­hir­le­re örnek teş­kil ede­bi­le­ce­ği­ni söz­le­ri­ne ek­le­di.


Haber Merkezi

Kansızoğlu: ‘kanun boşluğundan istifa edenlere fırsat tanınıyor’

AKES-DER Genel Baş­ka­nı Hasan Kan­sı­zoğ­lu, ‘çay­da­ki ka­nun­suz­luk boş­lu­ğu­nu gi­der­mek, ar­dın­dan da özel­lik­le ima­la­tı bu­lun­ma­yan pa­ket­le­me­ci­ler­de yoğun bir şe­kil­de mev­cut olan sah­te­ci­li­ğin önüne geç­mek ge­re­kir’ dedi.

Ana­do­lu Kül­tür Eği­tim Spor Yar­dım­laş­ma Der­ne­ği Genel Baş­ka­nı Hasan Kan­sı­zoğ­lu çay kanun tas­la­ğı hak­kın­da yap­tı­ğı açık­la­ma­da:
“Çay, Doğu Ka­ra­de­niz Böl­ge­si­nin eko­no­mik ola­rak can da­ma­rı ha­li­ne gel­miş bir ürün­dür. Al­ter­na­ti­fi yok­tur ve bölge in­sa­nı­nı bu top­rak­la­ra bağ­la­yan en büyük et­ken­dir.
Bölge in­sa­nı­nın sos­yal ha­ya­tı çaya göre şe­kil­len­miş­tir.
Çay bah­çe­si­nin bir kez ku­rul­ma­sı üre­ti­ci ile top­rak ara­sın­da ne­sil­ler boyu kop­ma­ya­cak şe­kil­de bir bağ oluş­ma­sı­na neden ol­mak­ta­dır.
Çay bit­ki­si aynı za­man­da bu bölge dı­şın­da hayat şansı bu­la­ma­yan ancak ve ancak bu böl­ge­de­ki halka geçim kay­na­ğı sağ­la­yan eko­no­mik bir de­ğer­dir.
Sis­te­min bir aya­ğın­da bütün iş­len­miş çayın sa­tı­la­ca­ğı, kayıt al­tı­na alı­na­ca­ğı çay bor­sa­sı ku­ru­lu­yor (Çay­kur bu mad­de­ye karşı çık­mış ve tüm çayın bor­sa­da sa­tıl­ma­sı zo­run­lu­lu­ğu tas­lak­tan çı­kar­tıl­mış).
Öyle ki, 10 yıl önce ha­zır­lan­ma­ya baş­la­nan 5 yıl önce de hemen hemen tüm ke­sim­le­rin mu­ta­ba­ka­tı ile tas­lak ha­li­ne dö­nüş­tü­rü­lüp il­gi­li ba­kan­lı­ğa, TBMM’ye sevk edil­mek üzere su­nu­lan Çay Kanun Ta­sa­rı­sı ma­ale­sef raf­lar­da bek­le­ti­li­yor.
Ne­de­ni­ni ise an­la­mak müm­kün değil.
İşte o zaman “kanun boş­lu­ğun­dan is­ti­fa eden­le­re fır­sat ta­nı­nı­yor” den­mi­yor değil!
Şöyle ki, Rize, Trab­zon, Art­vin ve Gi­re­sun’da yak­la­şık 835 bin de­kar­lık bir alan­da 214 bin do­la­yın­da üre­ti­ci­nin geçim kay­na­ğı olan çay, fab­ri­ka­lar­da iş­le­nip kuru çay ha­li­ne dö­nüş­tü­rül­dük­ten sonra adeta yasa boş­lu­ğun­dan is­ti­fa­de eden bir takım çev­re­le­rin sah­te­ci­li­ği ile karşı kar­şı­ya ka­lı­yor.
Bah­çe­ler­de­ki üre­ti­mi 1.5 mil­yon ton yap­ra­ğa, fab­ri­ka­lar­da­ki kuru üre­ti­mi ise 300 bin tona yak­la­şan ve ül­ke­miz­de sudan sonra en çok tü­ke­ti­len içecek olan Türk çayı ger­çek­te dün­ya­nın en doğal ürün­le­ri ara­sın­da yer alı­yor.
Ancak bah­çe­de kim­ya­sal ka­lın­tı­sı ol­ma­dan üre­ti­len ça­yı­mız ma­ale­sef sah­te­ci­li­ğe kur­ban edi­li­yor.
Bu da çay çöpü de­ni­len bit­ki­sel atık­la­rın boya ve çay ile aynı ko­ku­yu veren kim­ya­sal ka­rı­şım­lar­la “5 da­ki­ka­da tav­şan kanı çay” de­ni­lecek şe­kil­de dem­le­nir hale ge­ti­ri­li­yor.
Daha da ileri gi­di­li­yor.
Gli­koz ve kar­bo­nat ka­tı­la­rak en teh­li­ke­li kan­se­ro­jen­ler­den biri ha­li­ne bile dö­nüş­tü­rü­lü­yor.
İşte bu nok­ta­da çay ko­nu­su top­lum sağ­lı­ğı için çok teh­li­ke­li bir nok­ta­ya ta­şın­mış olu­yor.
Bir za­man­lar bunu, kaçak çay de­ni­len yurt dı­şın­dan ge­ti­ri­len­ler­le ya­şı­yor­duk.
Şimdi kendi içi­miz­de bunu gö­rü­yo­ruz. Nor­mal şart­lar­da ka­tık­sız ve ka­tı­şık­sız ola­rak üre­ti­len 300 bin ton kuru çay zaten Tür­ki­ye’nin ih­ti­yaç­la­rı­nı da kar­şı­la­ya­bi­li­yor. Nor­mal şart­lar­da 18 ila 25 da­ki­ka ara­sın­da dem­len­me iş­le­mi ta­mam­la­nan çayı 5 da­ki­ka­da bo­ya­lar ve katkı mad­de­le­ri aynı renge bü­rün­dü­re­rek in­san­la­ra içi­ren­ler­le, sa­de­ce Tarım ve Orman Ba­kan­lı­ğı değil, Sağ­lık Ba­kan­lı­ğı, hatta tüm ku­ru­luş­la­rın, her­ke­sin mü­ca­de­le et­me­si ge­re­ki­yor. Tü­ke­ti­ci­le­rin de bu ko­nu­da has­sa­si­yet­li dav­ran­ma­la­rı artık ka­çı­nıl­maz hale geldi. Çözüm, önce çay­da­ki ka­nun­suz­luk boş­lu­ğu­nu gi­der­mek, ar­dın­dan da özel­lik­le ima­la­tı bu­lun­ma­yan pa­ket­le­me­ci­ler­de yoğun bir şe­kil­de mev­cut olan sah­te­ci­li­ğin önüne geç­mek­tir. Ya­pan­la­ra sa­de­ce para değil, top­lum sağ­lı­ğı­nı teh­dit et­tik­le­ri için hapis ce­za­la­rı da ve­ril­me­li­dir” dedi.


Haber Merkezi

YALAN SANDIĞA SIĞMAZ!

Yet­ki­li ol­du­ğu­nu iddia eden sen­di­ka, 2012’de ya­pı­lan İlksan İlçe Tem­sil­ci­li­ği Se­çim­le­rin­de san­dık­ta ye­ni­lin­ce şok ya­şa­mış­tı.
“Allah Allah! Bu nasıl oldu? Sa­yı­ca üs­tü­nüz ama ga­li­ba bizim üye­ler de bize oy ver­me­di.” dü­şün­ce­si İlksan se­çim­le­ri­ni onlar için hayat memat me­se­le­si­ne dö­nüş­tür­müş­tü.
Evet, aynen dü­şün­dü­ğü­nüz gibi ol­muş­tu. Kendi üye­le­ri­niz bile size oy ver­me­miş­ti. Çünkü, bas­kıy­la üye yap­tık­la­rı­nız san­dık­ta vic­da­nıy­la baş başa kal­mış­tı ve size gü­ven­me­di­ği­ni gös­ter­miş­ti.
Peki, se­çi­mi kay­be­din­ce ne yap­mış­tı­nız?
Öğ­ret­men­lik mes­le­ği­ni ren­ci­de edecek söy­lem­ler­de bu­lun­du­nuz: İlksan’ın otel­le­rin­de­ki tu­rist­le­ri kas­te­de­rek bu­ra­da ifade et­mek­ten im­ti­na et­ti­ğim çok nahoş ifa­de­ler kul­lan­dı­nız.
Ay­rı­ca İlksan ikraz verir mi? İlksan fa­iz­le ça­lı­şı­yor, gibi ipe sapa gel­mez açık­la­ma­lar yap­tı­nız.
As­lın­da ne ol­muş­tu? Türk Eği­tim-Sen, 1996 yı­lın­da batık bir İlksan’ı kay­yum­dan dev­ral­dı ve ze­de­le­nen güven kay­bı­nı kısa sü­re­de te­la­fi etti.
Bunun al­tın­da ezil­di­niz. Ka­ra­la­ma kam­pan­ya­la­rı­na devam et­ti­niz. Bir son­ra­ki se­çim­de de ka­za­na­ma­ya­ca­ğı­nı­zı bi­li­yor­du­nuz. Önce san­dı­ğı ka­pa­ta­ca­ğız de­di­niz. Ters te­pin­ce de san­dı­ğı boy­kot edi­yo­ruz di­ye­rek 2016’da ya­pı­lan İlksan İlçe Tem­sil­ci­li­ği se­çim­le­ri­ne ka­tıl­ma­dı­nız.
İlksan bu süre için­de ken­di­ni ge­liş­ti­re­rek bü­yü­me­ye devam edi­yor­du. Ra­kam­sal ko­nu­la­ra hiç gir­mi­yo­rum; çünkü şu ana kadar yap­tı­ğı­nız he­sap­lar ve kar­şı­laş­tır­ma­lar bu ko­nu­da ne kadar bil­gi­siz ol­du­ğu­nu­zu or­ta­ya koy­muş­tur.
İlksan’ın nakit bi­ri­ki­mi, ar­sa­la­rı, otel­le­ri, mi­sa­fir­ha­ne­le­ri ko­nu­su­nu daha iyi öğ­re­ne­bil­mek için kimin ne söy­le­di­ği­ne değil, İlksan’ın resmi say­fa­sı­na bak­mak ye­ter­li­dir.
İlksan’da söz sa­hi­bi ola­ma­yın­ca iyice içer­le­di­niz ve çak­tır­ma­dan sözde ilk­sa­nı iti­bar­sız­laş­tır­mak için ha­zır­lık yap­tı­nız, ra­por­lar ha­zır­la­dı­nız.
Bu düz­me­ce ra­por­la­rı­nız ye­te­rin­ce san­sas­yon oluş­tur­ma­yın­ca da seçim sü­re­ci baş­lar baş­la­maz ya­lan­la­rı­nı­za ve ka­ra­la­ma kam­pan­ya­la­rı­nı­za baş­la­dı­nız. Söy­le­di­ği­niz her yalan yü­zü­nü­ze çar­pın­ca pa­nik­le­di­niz ve yeni ent­ri­ka­lar pe­şin­de koş­tu­nuz.
Şube mü­dür­le­ri­ni, okul mü­dür­le­ri­ni, sen­di­ka yö­ne­ti­ci­le­ri­ni­zi se­fer­ber et­ti­niz. Mesai mev­hu­mu gö­zet­mek­si­zin okul okul do­laş­ma­ya baş­la­dı­nız.
Önce aday­la­rı­nı­zın ar­ka­sın­da dur­ma­ya­rak sen­di­ka ismi kul­lan­ma­dı­nız. Sözde ba­ğım­sız aday­lar gös­ter­di­niz.
Bu­ra­da da kur­naz­lık pe­şin­de koş­tu­nuz. Ka­za­na­ma­dı­ğı­nız­da ma­ze­ret ha­zır­dı:
“Zaten bizim sen­di­ka­mı­zın adayı de­ğil­ler­di!” di­ye­cek­ti­niz. İki arada bir de­re­de kal­dı­nız, fikir de­ğiş­tir­di­niz; bu sefer de bütün sen­di­kal ya­pı­nız­la okul­la­ra hücum et­ti­niz.
San­dı­ğı ka­pa­ta­ca­ğız di­yor­du­nuz, sonra ya­şa­ta­ca­ğız de­di­niz. Zo­run­lu üye­lik mi olur, de­di­niz; sonra zo­run­lu üye­lik ol­ma­dan İlksan ya­şa­maz, diye ek­le­di­niz.
As­lın­da İlsan’ın ya­say­la ku­rul­du­ğu­nu, yö­ne­tim ku­ru­lun­da dört ba­kan­lık tem­sil­ci­si­nin ol­du­ğu­nu bi­li­yor­du­nuz, ancak bu­ra­dan da bir ka­za­nım çıkar diye ko­nu­yu sü­rek­li ma­ni­pü­le et­ti­niz.
Sü­rek­li Pol­san ve Oyak’la kar­şı­laş­tı­rı­nız, ama bu tu­tar­sız kar­şı­laş­tır­ma sizi daha da çık­ma­za soktu.
Çünkü Oyak ve Pol­san’ın üye­le­rin­den yap­tık­la­rı ke­sin­ti­ler ve öde­dik­le­ri emek­li­lik ik­ra­mi­ye­le­ri­nin, İlksan’ın üye­lik ke­sin­ti­si ve öde­di­ği emek­li­lik ik­ra­mi­ye­si­nin oran ola­rak kar­şı­laş­tır­ma­sı çok basit bir ma­te­ma­tik he­sa­bıy­la or­ta­ya çı­kı­yor­du.
Bu ra­kam­lar önü­nü­ze ko­nu­lun­ca da ko­nu­yu de­ğiş­ti­rip, biz 90 TL üye aida­tı alıp 500 bin TL ik­ra­mi­ye öde­ye­ce­ğiz, de­di­niz.
Bunu nasıl ya­pa­ca­ğı­nız so­ru­lun­ca da ma­ale­sef bu sefer da­hi­ya­ne fi­kir­le­ri­ni­zi! bir türlü or­ta­ya ko­ya­ma­dı­nız.
Sonuç ola­rak, İlksan üye­le­ri siz­den, söy­lem­le­ri­niz­den te­dir­gin; İlksan’i bir vakfa, bir ce­ma­ate peş­keş çe­ke­bi­le­ce­ği­niz­den kay­gı­lı.
Öğ­ret­men­le­rin alın teri, bi­ri­ki­mi, mal var­lı­ğı, nakit pa­ra­sı belki sizi cez­be­di­yor ola­bi­lir.
Seçim kam­pan­ya­sı­nı “biz bu işi daha iyi ya­pa­rız”, söy­le­min­den çok, “ne olur­sa olsun, İlksan’ı ele ge­çi­re­ce­ğiz” hır­sı­na ve öl­çü­süz­lü­ğü­ne dö­nüş­tür­dü­nüz..
Ama İlksan üye­le­ri sizin bu öl­çü­süz, tu­tar­sız seçim kam­pan­ya­nız­dan sonra ger­çe­ği bir kere daha gördü.
Bence artık İlksan üye­le­ri değil de siz en­di­şe­le­nin.
Çünkü sizin üye­le­ri­niz dahi size gü­ven­mi­yor ve size oy ver­me­ye­cek­ler.
9. Dönem İlksan tem­sil­ci­li­ği se­çi­min­de bütün yurt­ta Türk Eği­tim-Sen’in gös­ter­di­ği aday­la­ra ba­şa­rı­lar di­li­yo­rum.
İlksan, Türk Eği­tim-Sen­li tem­sil­ci­le­rin omuz­la­rın­da daha da yük­se­le­cek­tir.
İlksan emin el­ler­de.

Prof. Dr. Cemil Taşcıoğlu Vefatının Birinci Yılında Anılıyor

Öm­rü­nü mes­le­ği­ne ada­yan ve ken­di­si gibi bir­çok hekim ye­tiş­ti­ren “ho­ca­la­rın ho­ca­sı” Da­hi­li­ye Uz­ma­nı Prof. Dr. Cemil Taş­cı­oğ­lu’nun yeni tip ko­ro­na­vi­rüs sal­gı­nı ne­de­niy­le ve­fa­tı­nın üze­rin­den 1 yıl geçti.

Prof. Dr. Taş­cı­oğ­lu, 6 ço­cuk­lu Mu­ham­med ve Fa­zi­let Taş­cı­oğ­lu çif­ti­nin ikin­ci ev­la­dı ola­rak, 1952’de Rize’de dün­ya­ya geldi.
Henüz 2 ya­şın­day­ken aile­si İstan­bul’a ta­şı­nan Taş­cı­oğ­lu, il­köğ­re­ni­mi­ni Sul­tan­te­pe İlko­ku­lu’nda ta­mam­la­dı. Or­ta­okul ve li­se­yi Mar­ma­ra Ko­le­ji’nde de­re­cey­le bi­ti­ren Taş­cı­oğ­lu, İstan­bul Üni­ver­si­te­si (İÜ) İstan­bul Tıp Fa­kül­te­si’ni de de­re­cey­le ka­zan­dı. Me­zu­ni­ye­ti­nin ar­dın­dan va­ta­ni gö­re­vi­ni Kars’ın Sa­rı­ka­mış il­çe­sin­de ifa eden Taş­cı­oğ­lu, daha sonra mec­bu­ri hiz­met için git­ti­ği Şan­lı­ur­fa’da 6 yıl he­kim­lik yaptı. Cemil Taş­cı­oğ­lu, yıl­lar sonra dön­dü­ğü İstan­bul’da, me­zu­nu ol­du­ğu İÜ İstan­bul Tıp Fa­kül­te­si Genel Da­hi­li­ye Kli­ni­ği’nde ih­ti­sa­sa baş­la­dı ve sı­ra­sıy­la iç has­ta­lık­la­rı uz­ma­nı, do­çent ve pro­fe­sör un­va­nı­nı aldı. Eşi Dr. Öğ­re­tim Üyesi Didem Akal Taş­cı­oğ­lu’nun “Va­ro­luş ne­de­ni dün­ya­da­ki in­san­la­ra şifa da­ğıt­mak” ola­rak ta­nım­la­dı­ğı Taş­cı­oğ­lu, emek­li­li­ği dol­du­ğu halde çok sev­di­ği mes­le­ği­ni, has­ta­la­rı­nı ve öğ­ren­ci­le­ri­ni bı­rak­ma­mak için gö­re­vi­ni sür­dür­dü. Yakın ça­lış­ma ar­ka­daş­la­rı ta­ra­fın­dan “Asis­ta­nın­dan öğ­ren­ci­si­ne kadar her­ke­sin sev­di­ği ulu bir çınar” ola­rak ni­te­len­di­ri­len, Taş­cı­oğ­lu, bir­çok dok­tor ye­tiş­tir­me­si do­la­yı­sıy­la “ho­ca­la­rın ho­ca­sı” ola­rak da anı­lı­yor.
Ko­vid-19’dan ha­ya­tı­nı kay­be­den ilk hekim oldu
Tür­ki­ye’de Ko­vid-19 va­ka­la­rı baş gös­ter­di­ğin­de de gö­re­vi­ne dört elle sa­rı­lan Taş­cı­oğ­lu, 16 Mart 2020’de ateş, ök­sü­rük ve nefes dar­lı­ğı şi­ka­yet­le­ri ne­de­niy­le görev yap­tı­ğı has­ta­ne­de te­da­vi al­tı­na alın­dı. Du­ru­mu­nun ağır­laş­ma­sı üze­ri­ne 18 Mart’ta yoğun bakım üni­te­si­ne kal­dı­rı­la­rak so­lu­num ci­ha­zı­na bağ­la­nan Taş­cı­oğ­lu’nun te­da­vi­si çok sa­yı­da uzman he­ki­min ol­du­ğu bir kurul ta­ra­fın­dan sür­dü­rül­dü. Prof. Dr. Cemil Taş­cı­oğ­lu, 1 Nisan 2020’de tüm mü­da­ha­le­le­re rağ­men kur­ta­rı­la­ma­ya­rak ha­ya­tı­nı kay­bet­ti. Taş­cı­oğ­lu, Tür­ki­ye’de Ko­vid-19 ne­de­niy­le ha­ya­tı­nı kay­be­den ilk hekim oldu. Taş­cı­oğ­lu’nun ce­na­ze­si, sal­gın ne­de­niy­le kı­sıt­lı ka­tı­lım­la Nak­kaş­te­pe Me­zar­lı­ğı’na def­ne­dil­di. Taş­cı­oğ­lu’nun ve­fa­tı, ya­kın­la­rı­nın yanı sıra tıp dün­ya­sı­nı, öğ­ren­ci­le­ri­ni ve has­ta­la­rı­nı da de­rin­den üzdü. Ve­fa­tı­na dek, da­hi­li­ye ala­nı­na bir­çok katkı su­na­rak, çok sa­yı­da ma­ka­le ve eser de ka­zan­dı­ran Taş­cı­oğ­lu, evli ve 3 çocuk ba­ba­sıy­dı. Tak­tı­ğı renk­li fu­lar­lar ve son anına kadar güler yüzlü olu­şuy­la ha­tır­la­nan Taş­cı­oğ­lu’nun ismi, Tür­ki­ye Cum­hur­baş­ka­nı Recep Tay­yip Er­do­ğan’ın ta­li­ma­tıy­la Prof. Dr. Cemil Taş­cı­oğ­lu Şehir Has­ta­ne­si’nde ya­şa­tı­lı­yor.
“Aka­de­mis­yen­li­ği hiç­bir zaman onu ego­sant­rik yap­ma­mış­tı”
Dr. Öğ­re­tim Üyesi Didem Akal Taş­cı­oğ­lu, AA mu­ha­bi­ri­ne yap­tı­ğı açık­la­ma­da, eşi­nin mes­le­ği­ne çok düş­kün, in­sa­ni yanı ve hayat bağ­la­rı çok kuv­vet­li, in­san­la­ra değer veren ve bunu his­set­ti­ren, her zaman coş­ku­lu biri ol­du­ğu­nu an­lat­tı. Eşi­nin ya­şa­mı­nın mer­ke­zin­de sev­gi­nin yer al­dı­ğı­nı ve her şeyi sev­giy­le yap­tı­ğı­nı ak­ta­ran Taş­cı­oğ­lu, kar­şı­sın­da­ki­ni mutlu gör­me­nin eşine ayrı mut­lu­luk ver­di­ği­ni ifade etti. Hiç kim­se­yi ka­pı­sın­dan çe­vir­me­yen, ondan ne is­te­nir­se is­ten­sin yap­mak için uğ­ra­şan bir insan olan Cemil Taş­cı­oğ­lu’nun bu özel­li­ği­nin aile­sin­den de gel­di­ği­ni söy­le­yen Taş­cı­oğ­lu, “Ba­ba­sı­nın, ‘Sen­den bi­ri­si bir şey is­ter­se hemen ver, yoksa bul ver.’ yö­nün­de bir öğüdü vardı. Cemil Hoca hep öyle yaptı. Zor du­rum­da ol­du­ğu­nu­zu duy­du­ğu an ya­pa­bi­le­ce­ği bir şey varsa so­nu­na kadar yar­dım­cı ol­ma­ya ça­lı­şır­dı. Belki de bu yö­nüy­le her­ke­sin kah­ra­ma­nı ol­muş­tu.” diye ko­nuş­tu. Taş­cı­oğ­lu, “çok dü­zen­li, titiz, pren­sip­li, dakik, her­ke­se aynı ya­kın­lık­ta, yük­sek ener­ji­li ve cesur” biri ola­rak da ta­nım­la­dı­ğı eşi­nin aka­de­mis­yen ve hekim yö­nü­nü ise şöyle an­lat­tı: “Aka­de­mis­yen­li­ği hiç­bir zaman onu ego­sant­rik yap­ma­mış­tı. Tam ter­si­ne daha pay­la­şım­cı bir dü­ze­ye ge­tir­miş­ti. Cemil Hoca ara­mız­dan ay­rıl­ma­dan önce te­le­fo­nun­da bir sürü mesaj vardı. ‘Seni se­vi­yo­rum hocam.’ yaz­mış her­kes. Bir­ço­ğun­da da ‘Sen konuş ben din­le­ye­yim hocam.’ ya­zı­yor. Öğ­ren­ci­le­ri­nin her bi­ri­ne ayrı bir birey ve değer ol­du­ğu­nu his­set­ti­rir­di. Öğ­ren­ci­ler onun ders­le­ri­ni dört gözle bek­ler­ler­di. Sabah çok erken sa­at­ler­de ener­jik şe­kil­de has­ta­ne­ye gi­rer­di. O ener­jiy­le asan­sör kul­lan­maz­dı. Mer­di­ven­le­ri ko­şa­rak, hızlı hızlı çı­kar­dı. Vi­zit­le­re de aynı coş­kuy­la gi­rer­di. Vizit sı­ra­sın­da bir kolu, eli hep has­ta­nın omzu ya da sa­çın­da olur­du. Vizit bit­ti­ğin­de has­ta­la­rın sa­çı­nı okşar, öper öyle ay­rı­lır­dı. ” Cemil Taş­cı­oğ­lu’nun hayat ener­ji­si­nin, ya­şa­mı an­la­ma­sı ve po­zi­tif dü­şün­me­siy­le il­gi­li ol­du­ğu­nu vur­gu­la­yan Taş­cı­oğ­lu, ken­di­sin­den hiç­bir zaman olum­suz cümle ve ke­li­me duy­ma­dı­ğı­nı be­lirt­ti. Eşi­nin her te­le­fo­nu ce­vap­la­dı­ğı­nı, asla ‘Geri dö­ne­rim.’ diye dü­şün­me­di­ği­ni de dile ge­ti­ren Taş­cı­oğ­lu, “Her ara­yan kişi ona ula­şa­bil­sin diye bütün te­le­fon­la­rı ko­şa­rak açar­dı. Bu 24 saat için ge­çer­li. İşte ola­bi­lir, evde ola­bi­lir, her­han­gi özel bir yerde de ola­bi­lir. İster­di ki hasta onu ara­dı­ğın­da o kar­şı­sın­da olsun.” şek­lin­de ko­nuş­tu.

“1 sa­ni­ye­miz bile ayrı geç­me­di”
Dr. Öğ­re­tim Üyesi Didem Akal Taş­cı­oğ­lu, eşi­nin evine ve aile­si­ne de çok düş­kün ol­du­ğu­nu, eve gir­di­ği andan iti­ba­ren bütün ener­ji­si­nin ve coş­ku­su­nun evi sar­dı­ğı­nı dile ge­tir­di. Eşi­nin oğul­la­rı Deniz’le de ar­ka­daş gibi ol­du­ğu­nu, onu yü­rek­len­dir­di­ği­ni, küçük ya­şın­dan beri ken­di­siy­le büyük bir in­san­mış gibi ko­nuş­tu­ğu­nu an­la­tan Taş­cı­oğ­lu, “Evde hep sevgi söz­cük­le­ri ge­çer­di. Bizim 1 sa­ni­ye­miz bile ayrı geç­me­di. Her şeyi bir­lik­te ya­par­dık. Cemil Hoca, ‘Be­ra­ber­lik­ler­de soh­bet etmek, ko­nuş­mak çok önem­li. Ne ya­par­sa­nız yapın mut­la­ka ile­ti­şim­de kalın.’ derdi. Do­la­yı­sıy­la bizim de evi­miz­de hep soh­bet­ler olur­du. Sa­na­tın her da­lı­na çok düş­kün­dü. Cemil Hoca’yla ko­nuş­tu­ğu­nuz zaman, ne kadar ka­la­ba­lık olur­sa olsun, öyle hoş bir ener­ji ge­çer­di ki size, o ke­li­me­le­ri adeta bir nota gibi kul­la­nır­dı ve ko­nuş­ma­sı sen­fo­ni­ye dö­nü­şür­dü.” ifa­de­le­ri­ni kul­lan­dı.
“En büyük he­de­fi iyi bir hekim ol­mak­tı. Buna da ulaş­tı”
Prof. Dr. Cemil Taş­cı­oğ­lu için “Tanı ko­na­ma­mış has­ta­la­ra tanı koy­ma­sıy­la meş­hur bir he­kim­di.” diyen Taş­cı­oğ­lu, şun­la­rı kay­det­ti: “Yurt için­den ve dı­şın­dan pek çok hasta ge­lir­di. Çoğu zaman ka­pı­dan girer gir­mez has­ta­nın ta­nı­sı­nı koy­du­ğu­na şahit ol­mu­şuz­dur. Ama anam­ne­ze, fizik mu­aye­ne­ye çok önem ve­rir­di. Has­ta­yı çok iyi mu­aye­ne eder­di. Bu özel­li­ğiy­le de hasta ya­kın­la­rı sü­rek­li ho­ca­yı arar­lar, has­ta­la­rı­nı ge­tir­mek is­ter­ler­di. (Bu özel­li­ği için) Tanrı ver­gi­si derdi. Çok mü­te­va­zıy­dı. İnsan bi­yo­lo­ji­si­ne, fiz­yo­pa­to­lo­ji­si­ne çok ha­kim­di. Çok okur­du. Yeni ya­yın­la­rı takip eder­di. ‘Ha­yat­ta her zaman öğ­re­necek bir şey var. Öğ­re­necek bir şey varsa öğ­re­tecek çok şey var.’ diye dü­şü­nür­dü. En büyük he­de­fi iyi bir hekim ol­mak­tı. Buna da ulaş­tı. En çok is­te­di­ği şey ise oğ­lu­mu­zun bü­yü­dü­ğü­nü gör­mek­ti. ‘Ben oğ­lu­mu­zun bü­yü­dü­ğü­nü gö­recek miyim?’ ya da ‘Mü­rüv­ve­ti­ni gör­mek is­ti­yo­rum.’ derdi.”
Sal­gın­da, görev aşkı has­ta­ne­den ay­rıl­ma­sı­na engel oldu
Sal­gı­nın Çin’in Vuhan ken­tin­den Av­ru­pa’ya ya­yıl­dı­ğı sü­reç­te bütün ya­yın­la­rı takip et­tik­le­ri­ni ve yaş grup­la­rı­na et­ki­le­riy­le il­gi­li çıkan ya­yın­lar­dan sonra eşine risk­li gruba gir­di­ği için yıl­lık izin al­ma­sı­nı öner­di­ği­ni an­la­tan Taş­cı­oğ­lu, “O buna çok tep­ki­li dav­ran­dı. ‘Hayır. Sen bakma, ben bak­ma­ya­yım. Böyle bir şey ola­maz. O zaman has­ta­la­ra kim ba­ka­cak?’ dedi. Görev aşkı onun ora­dan ay­rıl­ma­sı­na engel oldu. İlk kay­bet­ti­ği­miz sağ­lık ça­lı­şa­nı­dır.” ifa­de­le­ri­ni kul­lan­dı. Dr. Öğ­re­tim Üyesi Taş­cı­oğ­lu, eşi­nin Ko­vid-19’a ya­ka­lan­ma ve has­ta­ne­de te­da­vi görme sü­re­ci­ne iliş­kin şun­la­rı kay­det­ti: “Pa­zar­te­si günü saat 11.00 gibi beni aradı. ‘Didem ben ken­di­mi iyi his­set­mi­yor­dum. Gö­rün­tü­le­me de ya­pıl­dı beni ka­ran­ti­na­ya al­dı­lar, eş­ya­la­rı­mı ge­ti­rir misin?’ dedi. O zaman Kovid ta­nı­sı daha ke­sin­leş­miş de­ğil­di. Ama o yine cesur, man­tık­lı ses to­nuy­la… Son ana kadar hep böy­ley­di. Hemen yola çık­tım, acil ka­pı­sın­da beni asis­tan­lar kar­şı­la­dı­lar, giy­dir­di­ler tam ko­ru­may­la. İçeri gir­di­ğim­de Cemil Hoca te­le­fon­la ko­nu­şu­yor­du, hala has­ta­la­ra öne­ri­ler­de bu­lu­nu­yor­du. O kadar çok te­le­fon ge­li­yor­du ki, geç­miş olsun di­yen­ler, te­le­fo­nu seni se­vi­yo­rum söz­cük­le­riy­le ka­pa­tı­yor­lar­dı. Her­ke­sin te­le­fo­nu­nu açtı. Hal­bu­ki ne­fe­si ona la­zım­dı. Son­ra­ki gün Ko­vid-19 po­zi­tif ol­du­ğu sap­tan­dı. Hep ümit­liy­dim, iyi­le­şecek diye dü­şü­nü­yor­dum. Yoğun ba­kı­ma alın­dı­ğın­da bir kez gö­rün­tü­lü gö­rüş­me şan­sı­mız oldu. Bu­run­dan ok­si­jen alı­yor­du. Yine o kah­ra­man du­ru­şuy­la du­ru­yor­du. Te­da­vi­si­ni dü­zen­le­me­ye ça­lı­şı­yor­du. Ki­tap­lar is­te­di. Yoğun ba­kım­da kitap oku­ma­ya devam etti. En­tü­be ol­ma­dan önce aradı beni. Güzel şey­ler söy­le­dik bir­bi­ri­mi­ze. Olum­suz hiç­bir şey ko­nuş­ma­dık. Özel ya­şa­mı­mız­da bir anı bile ka­çır­mak is­te­mez­ken, ya­şa­mı­mız­da bi­ri­miz bir ta­ra­fa di­ğe­ri­miz başka bir ta­ra­fa sav­rul­duk. Zaten ben de Ko­vid-19 ol­du­ğu­mu öğ­ren­dim aynı sü­reç­te. Ama o has­ta­lı­ğı ha­tır­la­mı­yo­rum bile. Çünkü sü­rek­li ‘Eşime ne ya­pa­bi­li­rim.’ diye dü­şü­nü­yor­dum. Sayın Cum­hur­baş­ka­nı­mı­za ulaş­tık. Bizi bu sü­reç­te yal­nız bı­rak­ma­dı. Ona da çok min­net borç­lu­yum. İlaç ge­tirt­ti en kısa sü­re­de. Cemil Hoca’ya bu ilaç hemen ulaş­tı­rıl­dı. Bizi her gün aradı. Her gün ho­ca­yı sordu. Dev­let bü­yük­le­ri­miz o dö­nem­de çok sahip çık­tı­lar. Çok te­şek­kür edi­yo­rum.”
“Onun bize bı­rak­tı­ğı en önem­li miras sev­gi­dir”
“Sizin için 1 yıl 365 gün­den iba­ret­tir ama benim için 1 yıl hep 1 gün­dür o gün de yok­lu­ğu­nun acı­sıy­la uyan­dı­ğım, içim­de derin boş­luk his­set­ti­ğim gün­dür.” diyen Taş­cı­oğ­lu, şöyle devam etti: “O gün, onu yad et­mek­le dua et­mek­le ta­ri­fi ol­ma­yan bir öz­lem­le geçer. Ama he­kim­lik ve aile so­rum­lu­luk­la­rım var. En önem­li­si Cemil Hoca’nın amel def­te­ri­ni açık tut­mak­la yü­küm­lü­yüm. O yüz­den sıkı bas­ma­ya ça­lış­mak, düş­tü­ğü­müz yer­den kalk­mak, o bay­ra­ğı alıp gö­tür­mek, koş­ma­ya devam etmek ve yar­dım et­mek­le geçen bir gün diye ta­nım­la­ya­bi­li­rim. Bence onun bize bı­rak­tı­ğı en önem­li miras, en büyük mesaj sev­gi­dir. Her şeyi sev­giy­le yap­ma­mız ge­rek­ti­ği­dir.” “Ha­ya­ta bakış açı­mı­zı ge­liş­ti­ren bir in­sa­nı, ışı­ğı­mı­zı kay­bet­tik” Prof. Dr. Cemil Taş­cı­oğ­lu’nun ye­ğe­ni Nes­li­han Hik­met de ken­di­le­ri için Taş­cı­oğ­lu’nun ve­fa­tı­nın büyük bir kayıp ol­ma­sı­nın ne­de­ni­ni şöyle açık­la­dı: “Cemil ağa­bey, bi­li­yor­duk ki gö­rü­ne­nin öte­si­ni gö­rü­yor. Bir sı­kın­tı­mız veya se­vin­ci­miz ol­du­ğun­da o kadar güzel alı­yor­du ki o bil­gi­yi biz­den ve o kadar güzel yan­sı­tı­yor­du ki bize geri. Bu büyük bir kon­for­du. Biz çok de­ğer­li, ha­ya­ta bakış açı­mı­zı ge­liş­ti­ren bir in­sa­nı, ışı­ğı­mı­zı kay­bet­miş olduk.”

Haber Merkezi